|
Danıştay, MEB'in Yönetici Atamaları İçin 26
Sayfalık Gerekçe Yazdı
Milli Eğitim Bakanlığının geçen yıl çıkardığı yönetici atama
yönetmeliğinin etkileri hala devam ediyor. Danıştay'ın
yürürlüğü durdurma kararı sonrasında MEB, temyizde bulunmuş ve
temyiz istemini görüşen Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu,
her bir madde için ayrı ayrı gerekçe yazılması gerektiğini
belirtmişti. Bu karar sonrasında dosya yeniden Danıştay 2.
Dairesine geldi ve daire tam 26 sayfalık gerekçe yazmıştır.
memurlar.net olarak kararı yayımlıyoruz.
T.C. DANIŞTAY İKİNCİ DAİRE
Esas No: 2007/1114
Davacı ve Yürütmenin Durdurulmasını İsteyen : Eğitim ve Bilim
Işgörenleri Sendikası.
Vekili : Av. Tansu Batur, Av. Bahadır Turan Durmaz,
Av. Jale Kural-Meşrutiyet Cad., Berker Apt., No:3/14-16,
Kızılay-Ankara.
Davalı ; Milli Eğitim Bakanlığı-Ankara.
İsteğin Özeti : 13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin 5. maddesinin
1. bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a bendinin 1, 2 ve
3. alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13.
maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi ve 15.
maddesinin iptali ve yürütmenin durdurulması istenilmektedir.
Danıştay Tetkik Hakimi : B. Ufuk Kadıgil.
Düşüncesi : 13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin 5. maddesinin
1. bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a bendinin 1, 2 ve
3. alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13.
maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi ve 15.
maddesi yönünden 2577 sayılı Kanun'un 27/2. maddesinde
öngörülen koşullar gerçekleşmiş olduğundan, yürütmenin
durdurulmasına ilişkin istemin kabulü gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı : Semra Şentürk.
Düşüncesi : 13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin 5 inci
maddesinin 1. bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a
bendinin 1, 2 ve 3. alt bentleri, 10, 11, 12, 13. maddeleri,
14 üncü maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi ve 15. maddesinin
iptali ve yürütmenin durdurulması istemidir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 27/2. maddesinde
öngörülen koşulların gerçekleştiği anlaşılmakla, yürütmenin
durdurulması isteminin kabulü gerekeceği düşünülmüştür.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay İkinci Dairesi'nce, Danıştay İdari Dava
Daireleri Kurulu'nun 1.11.2007 günlü, YD. İtiraz No:2007/625
sayılı kararı uyarınca işin gereği yeniden düşünüldü:
Danıştay İkinci Dairesi'nin 3.7.2007 günlü, E:2007/1114 sayılı
kararıyla; "13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin dava konusu 5.
maddesinin 1. bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a
bendinin 1, 2 ve 3. alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi,
12. maddesi, 13. maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a)
altMençfi-vş 15. maddesi ile gerçekleştirilen düzenlemelerin;
belirtilen genel hukuk ilkelerine, normatif düzenlemelere ve
de yürürlükten kalkan Yönetmeliğe ilişkin davalarda verilen
Danıştay İkinci Dairesi kararlarının özünde yatan amaca
uygunluk taşımadığı, şöyle ki; söz konusu hükümlerde, atama
tasarrufunu gerçekleştirecek idareye, takdir yetkisini
kullanırken hiçbir kıstasla bağlı tutmayacak ölçüde serbestlik
tanıyıcı bir yaklaşımın benimsendiği, bu serbestliğin ise,
nesnelliği ortadan kaldırıcı ve dolayısıyla sübjektif
değerlendirmelerin oluşabilmesine yol açıcı etkilerinin
olduğu, yöneticilik görevine aday olmak isteyecek kamu
görevlilerinin haberdar edilmesini sağlayacak bir sistemin
öngörülmediği, değerlendirmelerin; kariyer, liyakat, sınav ve
benzeri objektif ölçütlere göre gerçekleştirilmesini içeren
bir normatif yapının bulunmadığı, öngörülen bazı kıstasların
ise, yönetici olarak atanacaklarda aranacak özel şartlarda
belirtilen süre kıstasında olduğu gibi, yürürlükten kalkan
Yönetmeliğe göre daha az kıdemi esas alan ve kamu yararı ve
hizmet gerekleri açısından olumlu katkısının ne olduğu
belirsiz olan kıstaslardan meydana geldiği" gerekçesiyle söz
konusu düzenlemelerin yürütülmesinin durdurulmasına karar
verilmiştir.
Bu karara karşı, davalı idare tarafından Danıştay idari Dava
Daireleri Kurulu'na itiraz edilmiş ve söz konusu kararın
kaldırılması istenilmiştir.
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 1.11.2007 günlü, YD.
İtiraz No:2007/625 sayılı kararıyla; "düzenleyici işlemlerin
iptali istemiyle açılan davalarda, verilen kararların
(yürütmenin durdurulması ve nihai kararlar) itiraz ile temyiz
incelemesinin yapılabilmesi için kararda iptali istenilen
maddeler ile ilgili genel hukuki değerlendirmelerin yanı sıra
her bir madde için de ayrı, ayrı somut değerlendirme yapılması
ve yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için maddede
sayılan şartların gerçekleştiğini ortaya koyan gerekçenin de
kararda belirtilmesinin, hem 2577 sayılı Kanun'un 24.
maddesinin (e) bendi ile 27. maddesinin 2. bendinin, hem de
adil yargılanma ilkesinin gereği olduğu, itiraza konu kararda
ise; Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin
Atama Yönetmeliği'nin dava konusu edilen 5. maddesinin 1.
bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a bendinin 1, 2 ve 3.
alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13.
maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi ve 15.
maddesinin hukuka aykırılığının her bir madde için ayrı, ayrı
belirtilmesi yerine, düzenlemelerin genel hukuk ilkelerine,
normatif düzenlemelere ve de yürürlükten kalkan Yönetmeliğe
ilişkin davalarda verilen Danıştay İkinci Dairesi kararlarının
özünde yatan amaca uygunluk taşımadığı belirtilerek davalı
idarece kullanılacak takdir yetkisinin kullanımında idareye
hiçbir kıstasla bağlı tutmayacak ölçüde serbestlik tanıyıcı
bir yaklaşımın benimsendiği, bu serbestliğin ise, nesnelliği
ortadan kaldırıcı ve dolayısıyla sübjektif değerlendirmelerin
oluşabilmesine yol açıcı etkilerinin olduğu, yöneticilik
görevine aday olmak isteyecek kamu görevlilerinin haberdar
edilmesini sağlayacak bir sistemin öngörülmediği,
değerlendirmelerin; kariyer, liyakat, sınav ve benzeri
objektif ölçütlere göre gerçekleştirilmesini içeren bir
normatif yapının bulunmadığı, öngörülen bazı kıstasların ise,
yönetici olarak atanacaklarda aranacak özel şartlarda
belirtilen süre kıstasında olduğu gibi, yürürlükten kalkan
Yönetmeliğe göre daha az kıdemi esas alan ve kamu yararı ve
hizmet gerekleri açısından olumlu katkısının ne olduğu
belirsiz olan kıstaslardan meydana geldiğinin tartışmasız
olduğu şeklinde genel ifadelere gerekçede yer vererek
yürütmenin durdurulmasına karar verildiği, bu durumda, itiraz
konusu maddeler ile ilgili ayrı, ayrı hukuki değerlendirmeler
yapılarak ve iptali istenilen maddeler yönünden 2577 sayılı
Kanun'un 27/2. maddesinde yer alan şartların gerçekleştiğine
yönelik hususlara gerekçede yer verilmek suretiyle yürütmenin
durdurulması isteminin karara bağlanması gerekirken, genel
değerlendirmeye dayanılarak oluşturulan gerekçe ile verilen
dava konusu maddelerin yürütülmesinin durdurulmasına yönelik
kararda hukuki isabet görülmediği1' gerekçesiyle davalı idare
itirazının kabulü ile anılan Yönetmeliğin 5. maddesinin 1.
bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a bendinin 1, 2 ve 3.
alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13.
maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi ve 15.
maddesinin yürütülmesinin durdurulması isteminin kabulüne dair
Danıştay ikinci Dairesi'nin 3.7.2007 günlü, E:2007/1114 sayılı
kararının yeniden karar verilmek üzere kaldırılmasına karar
verilmiştir.
Buna göre; Danıştay idari Dava Daireleri Kurulu'nun 1.11.2007
günlü, YD. İtiraz No:2007/625 sayılı kararında belirtilen söz
konusu gerekçe doğrultusunda Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin 5. maddesinin
1. bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a bendinin 1, 2 ve
3. alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13.
maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi ve 15.
maddesinin yürütülmesinin durdurulması yolundaki istem yeniden
incelenmiştir.
Mevcut uyuşmazlığın çözümü için; öncelikle, bazı hukuksal
kavramların tanımlanması ("Hukuk Devleti". "Yönetmelik".
"Takdir Yetkisi". "Kariyer". "Liyakat". "Objektif Kriter" ve
"Atama Tasarrufu") gerekmektedir. Bu tanımlamalar yapılırken
de normatif düzenlemeler ile birlikte yargısal kararlardan
yararlanılması, hukuka uygunluk denetiminin bir gereğidir.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Cumhuriyetin
nitelikleri" başlıklı 2. maddesinde; "Türkiye Cumhuriyeti,
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde,
insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik,
laik ve sosyal bir hukuk Devletidir." kuralına yer
verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerini ortaya
koyan bu maddede yer alan "Hukuk Devleti"; hukuku tüm Devlet
organlarına egemen kılan ve Anayasa ve hukukun üstün
kurallarıyla kendisini bağlı sayıp, yargı denetimine açık olan
Devlet yapılanmasını ifade etmektedir. Anayasa'nın "Yargı
yolu" başlıklı 125. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen;
"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu
açıktır." hükmü ise, "Hukuk Devleti" ilkesinin gereklerinden
biri olan yargısal denetimin en üst normatif dayanağını
oluşturmaktadır. Bu kuralın, yargı kararlarının uygulanmaması
halinde anlamını yitireceği ve dolayısıyla "Hukuk Devleti"
ilkesinden uzaklaşılacağı da açıktır. Nitekim, Anayasa'nın "A.
Mahkemelerin bağımsızlığı" başlıklı 138. maddesinin 4.
fıkrasında ortaya konulan; "Yasama ve yürütme organları ile
idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve
idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez." yolundaki
düzenleme ile, bu alanda yasa koyucuya, yürütme organları ile
idareye tartışmaya kapalı olacak biçimde Anavasal görev
yüklenmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
"Kararların sonuçlan" başlıklı 28. maddesinin 4001 sayılı
Kanun'un 13. maddesi ile değişik 1. bendinde yer alan;
"Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi
mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin
kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis
etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur." hükmü de, idareye bu
konuda görevini hatırlatan diğer bir normatif düzenlemedir.
Yargı kararlarına uyma ve uygulama zorunluluğu; şekli uygulama
ve uymayı ifade etmemekte, içeriğe uygunluk sağlayıcı, bir
başka deyişle öze yönelik uygulama ve uymayı içermektedir.
Söz konusu hükümler uyarınca, idarenin maddi ve hukuki
koşullara göre uygulanabilir nitelikte olan bir yargı kararını
"aynen" ve "gecikmeksizin" uygulamaktan başka bir seçeneği
bulunmamaktadır. Bu hükümlerin oluşturulma nedenlerinden
birisi de, temel amacı kamu yararını gerçekleştirmek olan
yönetsel faaliyetlerin yaratıcısı durumundaki idarenin, bu
amacı sağlamak için yapacağı işlem ve eylemlerin türünü,
zamanını ve yöntemini belirlemede sahip bulunduğu takdir
yetkisinin sınırlarının çiziminde, hukuka uygunluk denetimi
sonrasında oluşan kararların, oldukça önemli bir kaynak
durumunda olmasıdır.
Belirtilen bu normatif düzenlemeler bağlamında şu hususu da
vurgulamak yerinde olacaktır; hukuksal düzenlemelerin
oluşturulması sırasında, üst hukuk normlarına uygunluğu
gözetme ve Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan
Anayasal kuruluşların iradeleri ile * örtüşen amaçsal çaba
taşıma, "Hukuk Devleti" ilkesinin eylemsel yansımalarıdır.
Dolayısıyla, idarelerin belli bir hukuksal düzenlemeyi
gerçekleştirmek isterken, üst hukuk normlarına uygunluğu
gözetmeleri ve yargısal kararlarla ortaya konan amaçların
normatif kurallarda vücut bulmasını sağlamaları, hukuki bir
zorunluluktur.
Yargı kararlarının uygulanma ve yargı kararlarına uyma
zorunluluğu, bireylerin hak arama özgürlükleri ile birebir
bağlantılı olan bir durumu ortaya koymaktadır. Hak arama
özgürlüğüne sahip olan bireylerin, yargı kararlarının
uygulanması durumunda bu özgürlüklerinin varlığını somut bir
biçimde hissetmeleri mümkün olabilecektir. Yargı kararı ile
korunan bir hakkın, hak sahibine teslim edilmesi, "Hukuk
Devleti'nin bir bireyi durumundaki herkes için anlamlı bir
ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık, Anayasa'nın "A. Hak arama
hürriyeti" başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrasında yer alan;
"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı
mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma
ile adil yargılanma hakkına sahiptir." yolundaki düzenleme ile
normatif biçimde ifadelendirilmiştir.
Buraya kadar gerçekleştirilen anlatımlar ışığında
söylenebilecek en önemli tespit; idari vargı verlerince
verilen kararların uygulanıp uygulanmaması konusunda idarenin
herhangi bir "takdir yetkisi"ne sahip olmadığı, bu kararların
doğruluğunu tartışma ve buna göre uygulama yetkisinin
bulunmadığı, idarelerin bu alandaki yetkilerinin, "bağlı
yetki" niteliğinde olduğudur.
İdari işlemlerin hukuka uygunluk denetiminin yapıldığı iptal
davasında; davacının ihlale uğrayan menfaatinin korunması
yanında, kamu yararının korunması da söz konusudur, bu durum;
iptal davasının objektif niteliğinin bir sonucudur.
Hukuka aykırı bulunan idari işlemler hakkında verilen iptal
kararları; varlıklarını hukuka uygunluk karinesinden
yararlanmak suretiyle sürdüren idari işlemleri tesis
edildikleri tarihe kadar geriye yürür şekilde ortadan
kaldırır. Dolayısıyla, dava konusu edilen idari işleme bağlı
olan diğer işlemler de ortadan kalkar, iptal kararlarının bu
özelliği, dava konusu yönetsel tasarruftan önceki hukuki
durumun sağlanması gereğinden kaynaklanmaktadır. Bir başka
ifadeyle, iptal kararları; iptal edilmiş olan idari işlemi
hukuk aleminde hiç doğmamış hale getirmektedir. Bununla
birlikte, iptal kararları herkes bakımından geçerlidir. Aynı
idari işlemin iptali amacıyla başkalarının da iptal davası
açmasına gerek bulunmamaktadır, iptal kararı, davacının yanı
sıra iptal olunan idari işlemin etkide bulunduğu diğer
kimseler hakkında da hüküm ifade etmektedir.
Objektif niteliğe sahip iptal davası sonucunda oluşan
kararlarla ortaya konulan amacı gerçekleştirmeye yönelik çaba
taşınması hususunun, uyuşmazlık konumuz bakımından
somutlaştırılabilmesi için; 13.4.2007 günlü, 26492 sayılı
Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin yürürlükten
kaldırdığı yönetmelik durumundaki 11.1.2004 günlü, 25343
sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı
Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme
Yönetmeliği ile ilgili olarak Danıştay İkinci Dairesi'nce
verilen bazı kararlara değinilmesi yerinde olacaktır.
Dolayısıyla, bu kararların hukuksal sonuçlarını karar
gerekçeleri ile birlikte ortaya koyma; davaya konu
düzenlemelerin hukuka uygunluk denetimi açısından önemli
dayanaklar oluşturacaktır. Buna göre;
11.1.2004 günlü, 25343 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli
Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer
Değiştirme Yönetmeliği'ne karşı açılan davalarda;
a) Danıştay İkinci Dairesi'nin 14.3.2007 günlü, E:2004/830,
K:2007/1043 sayılı kararında; "Müdür Başyardımcılığına Atama
başlıklı 21. maddesinde, Müdür Başyardımcılığına, müdür
yardımcısı olarak en az bir yıl görev yapmış olmak kaydıyla
halen o ilde görev yapanlar arasından, eğitim kurumu müdürünün
teklifi, milli eğitim müdürünün uygun görüşü ve valinin onayı
ile duyuru yapılmaksızın atama yapılacağı hükmü yer almıştır.
Müdür yardımcılıklarına atanmak isteyenlerin, haberdar
edilmeleri hukukun genel ilkelerinden olduğundan anılan
maddenin 'duyuru yapılmaksızın' ibaresinde hukuka uyarlık
bulunmamaktadır. Yönetici Değerlendirme Formu'nda dava konusu
'Takdir Puanı' dışındaki diğer kısımlarda yer alan ve
türlerine göre değişik oranlarda hesaplamaları içeren
puanlamaların evrak üzerinden ve somut bilgilere dayalı
şekilde yapıldığı ve kendi içerisinde memurun kariyer ve
liyakatim da ortaya çıkaran hususları ihtiva ettiği; 'Diğer'
kısmında yer alan 'Takdir Puanı' bölümünün
değerlendirilebilmesi için ise, herhangi bir objektif ölçütün
bulunmadığı; bu değerlendirmenin de bir önceki bölümlerde yer
alan kriterlerin dikkate alınarak yapılmasını gerektirecek
biçimde düzenlendiği; dolayısıyla objektif verilerin iki kez
değerlendirilmesi gibi sübjektif bir durumla karşı karşıya
kalındığı anlaşılmakta olup, ilgili düzenlemede nesnel ve
objektif ölçütler ortaya konmadığına göre, evrak üzerinden
hesaplama imkanının da bulunmaması karşısında, 'Takdir
Puanı'nın ancak, gözlem ve kanaate dayalı olarak sübjektif
kriterlere göre verilebilecek bir puan türü olduğu
kuşkusuzdur.
öte yandan, takdir puanının, aynı değerlendirmede somut
donelere göre verilen diğer puan türlerinin ortalama 5 ila 10
katı yüksekliğinde öngörülmüş olması, ödül, takdir belgesi,
sicil, hizmet içi eğitim ve fiili çalışma, yöneticilik gibi
başarı ve deneyimlere dayalı olarak kazanılmış puanları
bertaraf etmeye olanak sağlayabilecek biçimde kullanılmaya
uygun bir zemin hazırlayabileceği gibi, objektif
değerlendirmeden uzaklaşılmasını da mümkün kılabilecek mahiyet
arzetmektedir. Takdir puanı, bu derecede sonuca etkin ölçüde
kullanılabilir niteliğinin olması bakımından, puanlamadan
beklenen amaca da uygun düşmemektedir. Dava konusu
uyuşmazlıkta olduğu gibi, davacı ile birlikte atanma isteminde
bulunan kişinin diğer puanlarının üçte birine varan oranda bir
takdir puanının kullanımı söz konusu olduğunda takdir puanı
dışındaki verilerin puanlanmasının da bir anlamı
kalmamaktadır.
Bu itibarla objektif değerlendirmeye imkan vermeyen ve
sübjektif kullanıma yol açacak niteliği bulunan EK-2 numaralı
'Yönetici Değerlendirme Formu'nda 'Takdir Puanı' bölümünün yer
almasında hukuka uyarlık görülmemiştir." gerekçesine yer
verilmiştir.
b) Danıştay İkinci Dairesi'nin 14.3.2007 günlü, E:2004/840,
K:2007/1042 sayılı kararında; "Kamu hizmetinin yürütülmesinde
belirleyici olan personel unsurunun nesnel bir şekilde kariyer
ve liyakat ilkelerine uygun olarak düzenlenmesi, meslek içinde
ilerlemede ve yükselmede ehliyet ve basarının esas alınması
gerekmektedir
Müdürlük görevlerine atamaların yapılmasında, kriterleri
objektif olarak belirlenmiş bir yazılı sınav yerine mülakat
sınavı düzenlenmesinde hukuka uygunluk bulunmamaktadır."
gerekçesine yer verilmiştir.
c) Danıştay İkinci Dairesi'nin 27.4.2007 günlü, E:2004/8022,
K:2007/1848 sayılı kararında; "Dosyanın incelenmesinden,
eğitim kurumu müdürlüğüne atanmak üzere başvuruda bulunan
adayların başvurularının Değerlendirme Komisyonunca
değerlendirilerek Yönetmeliğin 2 sayılı ekindeki Değerlendirme
Formu üzerinde en yüksek puan alan ilk beş adayın
Değerlendirme Komisyonunca Makama sunulması ve atamaya yetkili
makamca uygun görülmesi halinde bu adaylardan birinin
atamasının yapılması öngörülmüştür.
Kamu hizmetinin etkin ve süratli bir şekilde yürütülmesinin
sağlanması amacıyla, liyakatin; kriterleri objektif olarak
belirlenmiş bir yazılı sınavla saptanması gerektiğinde kuşku
bulunmamaktadır.
İptali istenilen düzenlemede yer alan aday sayısının
fazlalığının; birinci aday ile beşinci aday arasındaki puan
yelpazesinin olağanüstü bir şekilde açılmasına neden olacağı
çekişmesiz olup, atamaya yetkili makamın, bu beş adaydan puanı
en düşük adayı da atayabileceği gözönüne alındığında, böyle
bir takdire imkan tanıyan ve objektif ölçütlerden yoksun olan
bu düzenlemenin, liyakat ilkesine uygunluğundan söz etmek
imkansızdır.
Öte yandan, bu adaylardan uygun görülmesi halinde birisinin
atamasının atamaya yetkili makamca yapılması şeklindeki
düzenleme; atamava yetkili makamın öznel değerlendirmelerine
ve mutlak takdirine yol açıcı nitelik arzetmektedir.
Belirtilen duruma göre, eğitim kurumu müdürlüğüne atamalarda,
en uygununun seçilmesi vönünde nesnel ölçüt öngörmeyen,
atamaya yetkili makamın öznel değerlendirmelerine ve mutlak
takdirine meydan verecek mahiyet taşıyan 11.1.2004 günlü,
25343 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı
Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme
Yönetmeliği'nin, 2.12.2004 günlü, 25658 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan Yönetmeliğin 2 nci maddesiyle değiştirilen 10/h
maddesindeki' ...ilk beş ... sıralayarak ... ', 3 üncü
maddesiyle değiştirilen 22 nci maddesinin 4 üncü fıkrasındaki
'... beş aday... ' ibareleri ile 5 inci fıkrasında kamu yararı
ve hizmet gerekleri yönünden hukuka uyarlık bulunmamaktadır."
gerekçesine yer verilmiştir.
d) Danıştay İkinci Dairesi'nin 14.8.2006 günlü, E:2006/493
sayılı kararında;
"Müdürlük görevine yapılacak atamalarda adayların eşit
koşullarda yarışmalarını sağlayan nesnel bir yöntem olan
yazılı sınavdan sonra, her türlü öznel değerlendirmeye açık
bulunan sözlü sınav yapılması, yazılı sınavın nesnel
sonuçlarını etkisiz kılacağından; Yönetmeliğin sözlü sınav
öngören düzenlemesi hukuka uygun değildir." gerekçesine yer
verilmiştir.
e) Danıştay İkinci Dairesi'nin 7.11.2006 günlü, E:2006/878
sayılı kararında;
"sınavın sözlü olma niteliği, idari vargı denetimini, işlemin
yalnızca yetki ve sekil unsurları ile sınırladığından,
idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı vargı yolunun açık
olduğu yolundaki Anayasa hükmüne de ters düşmektedir."
gerekçesine yer verilmiştir.
f) Danıştay İkinci Dairesi'nin 7.11.2006 günlü, E:2006/1140
sayılı kararında; "Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin
4.3.2006 günlü, 26098 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe giren Yönetmeliğin 18. maddesiyle değiştirilen 22.
maddesinin 7. fıkrasında, 'ikinci duyuru sonucunda da aday
bulunamaması halinde bu eğitim kurumlarının müdür ve müdür
yardımcılıklarına sınav kazanmış olma şartı aranmadan atama
yapılabilir. ' hükmüne yer verilmiş ise de, yukarıda anılan
Yönetmelik hükümlerinde, müdür ve müdür yardımcılığı
görevlerine yapılacak atamalarda bu kadrolara atanabilmek için
aranan genel ve özel şartlara sahip adayların eşit koşullarda
yarışmalarını sağlayan nesnel bir yöntem olan yazılı sınavın
ana kural olarak öngörülmesi karşısında, eğitim kurumlarının
müdür ve müdür yardımcılıklarına sınavsız atama
yapılabilmesine olanak sağlayan uyuşmazlık konusu düzenleme,
anılan görevlere atanmada eşit kurallara tabi olma ilkesini
ihlal edici nitelikte bulunduğundan, hukuka uygun
görülmemiştir." gerekçesine yer verilmiştir.
Danıştay ikinci Dairesi'nin yukarıda belirtilen kararlarının
iki acıdan değerlendirilmesi, anlamlı sonuçlara ulaşmayı
sağlayacaktır.
ilk olarak, bu kararlar; yöneticilik görevine atanmada bazı
hukuksal ilkeleri ortaya koymaktadır.
Bu ilkeler;
-Yöneticilik görevine aday olacakların haberdar edilmesini
sağlamak suretiyle geniş katılımı ortaya çıkarma,
-Yöneticilik görevine aday olanların değerlendirilmesini,
kriterleri objektif (nesnel) olarak belirlenmiş bir seçme
usulü ile gerçekleştirme,
-Değerlendirme kriterlerini, en uygun personelin seçilmesini
sağlayacak biçimde oluşturma,
-Değerlendirmenin somut verilere (bilgi, belge) dayalı biçimde
gerçekleştirilmesi suretiyle hukuka uygunluk denetiminin
kapsamını sınırlandırıcı etkide bulunmama, biçiminde
ifadelendirilebilir.
İkinci olarak da, bu kararlar; hukuka aykırılığını ortaya
kovduğu normatif düzenlemelere benzer yeni düzenlemeler
yapılmaması konusunda idareyi bilgilendirici açıklamalar
içermektedir. Buna göre; idare, söz konusu Yönetmeliği
yürürlükten kaldırıp, yeni bir yönetmelik (13.4.2007 günlü,
26492 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı
Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği) yürürlüğe
koyarken anılan kararlarda ver alan ilkeleri gözönünde
bulundurmak zorundadır.
13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin hukuksal etkisinin
yöneldiği alanın, doktrinde statü hukuku olarak adlandırılan
alan içerisinde kalması nedeniyle, bu alan bağlamında
yapılacak yorum ve değerlendirmeler, uyuşmazlığın çözümü
açısından etkili olacak hukuksal argümanlara ulaşmayı da
sağlayacaktır.
Buna göre, kamu görevlilerinin hak, ödev ve sorumluluklarını
belirleyen kurallardan oluşan memurluk statüsü, yasalarla
düzenlenmiş ve bu düzenleniş; statü hukuku olarak adlandırılan
bir hukuk alanının oluşmasına yol açmıştır. Bu alan da,
kendine özgü hukuksal argümanları yaratmıştır. Bu argümanlara;
kariyer ve liyakat ilkeleri ve atama tasarrufunda takdir
yetkisinin kamu yararı ve hizmet gerekleri ile sınırlı biçimde
kullanımının gerekliliği gibi kavramlar örnek olarak
verilebilir.
Yukarıda belirtilen bu argümanlara, söz konusu Yönetmeliğin
dayanak olarak gösterdiği normatif düzenlemeler açısından
değinilecek olursa;
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 3. maddesinde
belirtilen "Kariyer" ve "Liyakat" ilkeleri, bu Kanun'un temel
ilkeleri arasında sayılmış; "Kariyer İlkesi", Devlet
memurlarına, yaptıkları hizmetler için lüzumlu bilgilere ve
yetişme şartlarına uygun şekilde, sınıfları içinde en yüksek
derecelere kadar ilerleme imkanı sağlamak; "Liyakat ilkesi"
ise, Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar
içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini
liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla
uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmak
olarak tanımlanmıştır.
Bununla birlikte; Anayasa, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat
Kanunu, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile kalkınma
plan ve programları doğrultusunda milli eğitim hizmetlerini
yürütmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kurulması, teşkilat
ve görevlerine ilişkin esasların düzenlenmesi amacıyla
hazırlanan 3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun'un "Yöneticilerin sorumlulukları ve
nitelikleri" başlıklı 56. maddesinde de;
" Yönetim görevlerine atanma ve bu görevlerde yükselmede
kariyer ve liyakat esas alınır.
Yönetim görevlerine atanacaklarda aranacak nitelik ve diğer
şartlar Bakanlıkça yürürlüğe konulacak yönetmelikle
düzenlenir." hükmüne yer verilmek suretiyle söz konusu
ilkelerin önemi. Milli Eğitim Bakanlığı personeli açısından
bir kez daha vurgulanmıştır.
Görüldüğü üzere, söz konusu Kanunlar, Devlet memurluğunu bir
meslek olarak kabul etmekte ve bunlara, sınıfları içinde en
yüksek derecelere kadar ilerleme imkanı sağlanmasını, sınıflar
içinde ilerleme ve yükselme işlemlerinin liyakat ilkesine
dayandırılmasını öngörmektedir. Bu iki ilkenin temelinde,
objektif kurallar çerçevesinde isin ehline verilmesi ve hak
etme kavramı yatmakta olup, kamu hizmetlerinin etkin ve
verimli bir şekilde gerçekleştirilmesinin tek güvencesinin de,
hizmetin yetişmiş, ehil kamu görevlilerince verine
getirilmesinden geçmekte olmasıdır.
Yukarıda belirtilen bu argümanlara, söz konusu Yönetmeliğin
dayanak olarak göstermediği normatif düzenlemeler açısından
değinilecek olursa;
Türk milli eğitiminin düzenlenmesinde esas olan amaç ve
ilkeler, eğitim sisteminin genel yapısı, öğretmenlik mesleği,
okul bina ve tesisleri, eğitim araç ve gereçleri ve Devletin
eğitim ve öğretim alanındaki görev ve sorumluluğu ile ilgili
temel hükümleri bir sistem bütünlüğü içinde kapsayan 1739
sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun "öğretmenlik" başlıklı
43. maddesinde; "öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve
bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir
ihtisas mesleğidir. Öğretmenler bu görevlerini Türk Milli
Eğitiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa
etmekle yükümlüdürler. Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel
kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile sağlanır.
Yukarıda belirtilen nitelikleri kazanabilmeleri için, hangi
öğretim kademesinde olursa olsun, öğretmen adaylarının yüksek
öğrenim görmelerinin sağlanması esastır. Bu öğrenim lisans
öncesi, lisans ve lisans üstü seviyelerde yatay ve dikey
geçişlere de imkan verecek biçimde düzenlenir. Öğretmenlik
mesleği; adaylık döneminden sonra öğretmen, uzman öğretmen ve
başöğretmen olmak üzere üç kariyer basamağına ayrılır. Adaylık
dönemini başarıyla tamamlayanlar mesleğe öğretmen olarak
atanır. Kariyer basamaklarında yükselmede kıdem, eğitim
(hizmet içi eğitim, lisansüstü eğitim), etkinlikler (bilimsel,
kültürel, sanatsal ve sportif çalışmalar) ve sicil (iş
başarımı) puanları ile sınav sonuçları esas alınır.
Değerlendirme 100 tam puan üzerinden yapılır. Değerlendirme
puanının %10'unu kıdem, %20'sini eğitim, %10'unu etkinlikler,
%10'unu sicil (iş başarımı) ve %50'sini de sınav puanı
oluşturur. Kariyer basamaklarında yükselecekler değerlendirme
puanlarına göre başarı sıralamasına alınır. Değerlendirmeye
alınmak için sınav tam puanının en az %60'ını almış olmak
şartı aranır. Sınav yılda bir defa olmak üzere ÖSYM'ce
yapılır. Alanında ya da eğitim bilimleri alanında tezli yüksek
lisans öğrenimini tamamlamış öğretmenlerden uzman öğretmenlik,
doktora öğrenimini tamamlamış olan öğretmenlerden ise
başöğretmenlik için sınav şartı aranmaz. Bu durumda olan
öğretmenler kıdem, hizmet içi eğitim, etkinlikler (bilimsel,
kültürel, sanatsal ve sportif çalışmalar) ve sicil (iş
başarımı) ölçütlerine göre değerlendirilir. Öğretmenlik
kariyer basamaklarında yükseleceklerin gireceği sınav, sınava
katılacaklarda aranacak en az çalışma süresi, hizmet içi
eğitim veya lisansüstü eğitim nitelikleri, her bir
değerlendirme ölçütüne ilişkin hususlar ve puan değerleri,
alanında ya da eğitim bilimleri alanında tezli yüksek lisans
veya doktora öğrenimini tamamlamış olanlardan uzman
öğretmenlik veya başöğretmenlik için aranacak kıdem, hizmet
içi eğitim, etkinlikler (bilimsel, kültürel, sanatsal ve
sportif çalışmalar) ve sicil (iş başarımı) şartları ve puan
değerleri, branşlar temelindeki uzman öğretmenlik ve
başöğretmenlik sayıları, yükselmeye ilişkin usul ve esaslar
ile diğer hususlar Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel
Başkanlığının uygun görüşleri alınarak Milli Eğitim
Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir..." hükmüne
yer verilmiş; "Öğretmenlerin nitelikleri ve seçimi" başlıklı
45. maddesinde de; öğretmen adaylarında genel kültür, özel
alan eğitimi ve pedagojik formasyon bakımından aranacak
niteliklerin Milli Eğitim Bakanlığı'nca tespit olunacağı,
öğretmenlerin, öğretmen yetiştiren yükseköğretim kurumlarından
ve bunlara denkliği kabul edilen yurtdışı yükseköğretim
kurumlarından mezun olanlar arasından, Milli Eğitim
Bakanlığı'nca seçileceği, yüksek öğrenimleri sırasında
pedagojik formasyon kazanmamış olanların ihtiyaç duyulan
alanlarda, öğretmenliğe atanmaları halinde bu gibilerin
adaylık dönemi içinde yetişmeleri için Milli Eğitim
Bakanlığı'nca gerekli tedbirlerin alınacağı, hangi derece ve
türdeki eğitim, öğretim, teftiş ve yönetim görevlerine, hangi
seviye ve alanda öğrenim görmüş olanların ne gibi şartlarla
seçilebileceklerinin yönetmelikle düzenleneceği hükmü
getirilmiştir.
Buna göre, söz konusu düzenlemelerde yer alan; görevin
gerektirdiği niteliklere ilişkin vurgular, kariyer ilkesini
esas alan sınıflandırma, sınıflandırmada kullanılacak
kriterlerin somutluğu ve liyakat ilkesine sıkı sıkıya
bağlılık, öğretmenliğin; eğitim, öğretim ve bununla ilgili
yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği
olması dolayısıyla, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı eğitim
kurumlarına yönetici olarak atanacak ve bu görevi ikinci görev
kapsamında yapacak olanlar açısından geçerli olması gereken
yaklaşımı başka bir açıdan da ortaya kovmaktadır.
Kamu hizmetinin yürütülmesinde asli unsuru oluşturan ve statü
hukukuna tabi olan kamu görevlileri ile ilgili olarak Devlet
(dar anlamda idare) tarafından tesis edilen tek taraflı irade
açıklamaları, çeşitli görünüm biçimleri içerisinde
somutlaşmaktadır. Bu irade açıklamalarından bir tanesi de;
atama tasarrufudur. Atama tasarrufunun da çeşitli görünüm
biçimlerinde somutlaştığı, kamu görevine girişin bir kadroyla
ilişkilendirme ile başladığı, görev sırasındaki geçişlerin
(yatay veya dikey) hep bir kadrodan diğerine geçiş biçiminde
olduğu görülmektedir. İdarenin takdir yetkisi içerisinde
re'sen kullanabileceği bir yetki durumunda olan atama
tasarrufu, aynı zamanda kamu görevlisinin mevzuatın öngördüğü
koşulların varlığı halinde talep edebileceği bir hak olarak da
ifade edilebilir. Bununla birlikte, atama tasarrufunun amacı;
kamu hizmetinin daha iyi bir biçimde yürütülmesini ve böylece
kamu yararının gerçekleşmesini sağlamaktır. (Memurlar.net)
Atama tasarrufu; ilke olarak, kamu hizmetinin iyi işlemesi
için ve idarenin faaliyetlerini akılcı ve verimli olarak
yerine getirmek amacıyla tesis ettiği yönetsel işlemdir. Kamu
personelinin aynı hizmet örgütü içindeki başka bir göreve
atanmasında gözönüne alınacak temel amaç, "kamu hizmeti"dir.
Kamu personelinin temel işlevi; kamu hizmetini yürütmek
olduğuna göre, atanmasında da gözönünde bulundurulacak temel
ilke kamu hizmetinin daha iyi yürütülmesi amacı olmalıdır.
Yazılı hukuk kurallarının günden güne artan ve karmaşık
şekiller alan idari faaliyetlerin tüm ayrıntılarını
düzenlemesi ve her somut olaya uygulanacak çözüm yollarını
göstermesi düşünülemez. Bu nedenle, kanun koyucu, genel ve
çerçeveleyici kurallar koymakla yetinmekte ve yönetsel işlem
ve kararların ayrıntılarını tespit etmek konusunda idareye bir
serbest alan bırakmaktadır. İşte bu düzenlenmeyen alan,
idarenin takdir yetkisiyle doldurabileceği alanı
oluşturmaktadır. Böyle bir durumu hukuka aykırı savmak bir
yana, hukukun gereği olarak kabul etmek gerekecektir.
Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında belirtildiği gibi,
yasa koyucu belirli konularda gerekli kuralları koyacak,
çerçeveyi çizecek, eğer uygun veya zorunlu görürse, onların
uygulanması yolunda sınırları belirlenmiş alanlar bırakacak,
idare, ancak, o alanlar için takdir yetkisine dayanmak
suretiyle ve yasalara aykırı olmamak üzere birtakım kurallar
koyarak yasanın uygulanmasını sağlayacaktır. Esasen,
Anavasa'nın 8. maddesinin; yürütme yetkisi ve görevinin,
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anavasa'ya ve
kanunlara uygun olarak kullanılır ve verine getirilir hükmünün
anlamı da budur.
idare, çoğu kez soyut ve genel düzenlemeler içeren kanun ya da
düzenleyici işlemleri somutlaştıran, hayata geçiren, bazen de
kanunları tüzük veya yönetmelik gibi daha alt düzeyde
normlarla tamamlayan aktif bir teşkilattır. Dolayısıyla, idare
tüm faaliyetlerinde en üst makamdan en alt makama kadar takdir
yetkisi kullanacaktır.
idarenin işlem ve kararlarında hukuka uygunluğun sağlanması ve
idare edilenlerin hak ve menfaatlerinin korunması esastır. Bu
esasın korunabilmesi ve sağlanabilmesi ancak takdir yetkisinin
hukuk sınırları içinde kullanılmasıyla mümkün olabilecektir.
Çünkü, her yetkide olduğu gibi takdir yetkisi de belli
sınırlar içinde vardır ve bu yetki, asla bir keyfilik aracı
değildir.
Günümüzde takdir yetkisinin kullanılmasına iki şekilde
sınırlama getirildiği görülmektedir. İlk olarak, bu yetki
doğrudan takdir yetkisi tanıyan hukuki metinlerle (başta
Anayasa olmak üzere kanun, tüzük ve yönetmelik gibi yazılı
hukuk kuralları) sınırlanmaktadır. ikinci olarak da, vargı
organlarının kararlarıyla bir sınırlama getirildiği
görülmektedir. Takdir yetkisine mevzuatın getirdiği sınırların
incelenmesinden şu sonuç çıkmaktadır. Takdir yetkisini
sınırlayan hukuk kurallarının çoğu sonuçta idare için bir
bağlı yetki oluşturmaktadır. En azından sınırlanan hususta
idare bağlı yetki içerisine alınmaktadır.
Genel olarak açıklanmaya çalışılan takdir yetkisinin varlığı,
idare etmenin temel şartlarından biri olmakla birlikte, idare
edenlerin keyfi olmaması için denetlenmeye ve sınırlanmaya
ihtiyaç gösteren bir yetki durumundadır. İdari vargı yerleri
tarafından gerçekleştirilen bu denetim ve sınırlama ise,
"Hukuk Devleti" ilkesinin doğal bir sonucudur.
Yönetsel işlemi en kısa şekilde, idarenin hukuki etki ve sonuç
doğurma amacını taşıyan irade açıklamaları olarak tanımlamak
mümkündür. Yönetsel işlemin belki en önemli özelliği,
yöneldikleri kişilerin iradelerinden bağımsız olarak icrai
nitelikte sonuç doğurabilmedir. Fakat bu özellikten, yönetsel
işlemler konusunda idarenin tamamen keyfi ve serbest olduğu
anlamı çıkarılmamalıdır. Aksine, yönetsel işlemler, kanunilik
ilkesi gereği çeşitli kayıtlara ve sınırlamalara tabi
tutulmuştur.
Türk pozitif hukukunda yönetsel işlemin beş unsurdan oluştuğu
kabul edilmiştir. Bunlar; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
unsurlarıdır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2.
maddesinin 1/a bendinde düzenlenen iptal davası da yönetsel
işlemin bu unsurları belirtilerek tanımlanmıştır.
Yönetsel işlemler, kendilerinden önce varolan ve nesnel hukuk
kurallarınca belirlenmiş bulunan bir nedene dayanmak
zorundadır. İdare, bir yönetsel işlem tesis ettiğinde nedenini
ortaya kovmak yani işlemini gerekçelendirmek zorundadır.
Genel kabul; yönetsel işlemin maksat, sekil ve yetki
unsurlarında takdir yetkisic olmadığı, sebep ve konu
unsurlarında takdir yetkisinin bulunduğudur. Fakat, idarenin
konu unsuru üzerindeki takdir yetkisi sebep unsuruna nazaran
havli sınırlıdır.
Takdir yetkisinin, yönetsel işlemin sebep unsuru üzerinden
ortaya çıkışı ile bu unsura bağlı biçimde oluşan yetkinin
sınırsız olarak kabul edilmesi, yargısal faaliyetin
işlerliğini azaltacak ve de hak arama özgürlüğünü
zedeleyecektir. Ayrıca, bu durum; idare açısından da sıkıntılı
sonuçlar doğuracak, işlemin sebebini ortaya kovmakta zorluk
çekmesine neden olacaktır.
idare hukukunda sebep, idareyi bir işlem tesisine sevkeden
etkenleri ifade eder. Sebep, hem yönetsel işlemin dayanağını,
hem de işlemin yapılış gerekçesini oluşturur. İdareyi bir
işlem tesisine iten sebepler bir hukuki işlem olabileceği gibi
bir maddi olayda olabilir.
Mevzuat işlemin sebebini açıkça göstermişse takdir yetkisinden
bahsedilmeyecek, j* idarenin bu unsur yönünden bağlı yetki
içinde olduğu kabul edilecektir. Buna karşılık mevzuat işlemde
sebep unsurunu göstermemekle birlikte bir sebep gösterilmesini
öngörmüşse veya sebep konusunda hiç düzenleme getirmemişse
idarenin takdir yetkisi devreye girecektir.
Takdir yetkisi kavramına, uyuşmazlık konumuz bağlamında
bakılacak olursa; söz konusu Yönetmeliğin dayanak olarak
gösterdiği 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu açısından
değinmek yerinde olacaktır.
Buna göre; 657 sayılı Kanun'un "Bir sınıftan başka bir sınıfa
geçme" başlıklı 71. maddesinde; "Memurların eşit dereceler
arasında veya derece yükselmesi suretiyle sınıf değiştirmeleri
caizdir. Bu şekilde sınıf değiştireceklerin geçecekleri sınıf
ve görev için bu Kanunda veya kuruluş kanunlarında belirtilen
niteliklere sahip olmaları şarttır. Bu durumda sınıfları
değişenlerin eski sınıflarının derecesinde elde ettikleri
kademelerde geçirdikleri süreler yeni sınıflardaki
derecelerinde dikkate alınır. Kurumla^ memurlarını meslekleri
ile ilgili sınıftan genel idare hizmetleri sınıfına veya genel
idare hizmetleri sınıfından meslekleri ile ilgili sınıfa,
görev ve unvan eşitliği gözetmeden kazanılmış hak aylık
dereceleriyle atayabilirler....." hükmüne yer verilmiştir. Bu
kuralla, memurların sınıflarının da değiştirilmesi suretiyle
naklen atanmaları konusunda idareye takdir yetkisi
tanınmıştır.
Yine, anılan Kanun'un "Memurların kurumlarınca görevlerinin ve
yerlerinin değiştirilmesi" başlıklı 76. maddesinin 1.
fıkrasında; "Kurumlar, görev ve unvan eşitliği gözetmeden
kazanılmış hak aylık dereceleriyle memurları bulundukları
kadro derecelerine eşit veya 68 inci maddedeki esaslar
çerçevesinde daha üst, kurum içinde aynı veya başka yerlerdeki
diğer kadrolara naklen atayabilirler." kuralı yer almıştır. Bu
kuralla da, memurların sınıflarının değiştirilmeksizin naklen
atanmaları konusunda idareye takdir yetkisi tanınmıştır.
Belirtilen hükümlerdeki bu yetkinin kullanımı, kamu yararı ve
hizmet gereklerine uygun olmalıdır. Kamu yararı ve hizmet
gerekleri gözardı edilerek kullanım ise, yönetsel işlem
niteliğindeki atama tasarrufu açısından sebep ve amaç
yönlerinden hukuka aykırılık durumunu oluşturur.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "A. Hizmete
girme" başlıklı 70. maddesinde; "Her Türk, kamu hizmetlerine
girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez." hükmü yer
almıştır. Dolayısıyla, kamu hizmetine alınmada yapılabilecek
tek ayrım; "görevin gerektirdiği nitelikier"in gözetilmesidir.
Görevin gerektirdiği niteliklerden anlaşılması gereken ise;
kamu hizmetinin gerekleri ve kamu yararıdır. Dolayısıyla,
görevin gerektirdiği nitelikleri, öncelikle yasaların
belirlemesi gerekmektedir. Bununla birlikte; daha alt
düzeydeki normatif düzenlemelerin; kamu hizmeti gerekleri,
hizmetin iyi işlemesi, kamu yararı ve kamu düzeni gibi temel
amaçları gözeterek "görevin gerektirdiği nitelikleri"
açıklaması zorunluluğu vardır. Bunun olmaması durumu ise, söz
konusu hakkın özüne dokunma sonucunu doğurur. Anayasa'nın 128.
maddesinin 2. fıkrasında, memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri,
hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve başka özlük
işlerinin "yasa" ile düzenleneceği belirtilmiştir. Anılan
maddede ver alan "nitelikler" ibaresi, yalnız "göreve alınmada
aranan nitelikler"! ifade etmemekte, bütün mesleki yaşam
boyunca taşınması, korunması ve geliştirilmesi gereken
nitelikleri de anlatmaktadır. Dolayısıyla, yasanın yalnız
mesleğe kabul için gerekli nitelikleri değil, bütün mesleki
yaşam boyunca taşınması, korunması ve geliştirilmesi gereken
niteliklere de yer vermesi gerekmektedir. Anılan maddede,
yasayla düzenlenmesi gereken ve kamu personeli için güvence
olan konular sınırlayıcı biçimde de sayılmamıştır. Nitekim;
atama, görev ve yetki, hak ve yükümlülük, aylık ve ödeneğe yer
verdikten sonra, bunlara benzeyen ama bunlar dışında kalan
konular, "diğer özlük işleri" başlığı adı altında yer
almıştır. Diğer özlük işleri kapsamına ise; kadro, disiplin,
hizmet içi eğitim, sicil, emeklilik, harcırah, ek gösterge ve
ek ödeme gibi konular girmektedir.
Personel hukuku, kamu personelinin hizmete alınması, hizmette
tutulması ve hizmetten çıkarılmasının objektif kurallarla
düzenlenmesi ilkesine dayanır. Bu düzenlemeyi yaparken de
personelin seçiminde bir kısım nitelikler araması doğaldır,
idari yargıda, hukuka uygunluk denetimi, genel olarak idarenin
objektif kriterle saptanmış ölçütlere uyup uymaması üzerinden
yapıldığı içindir ki, hiç bir objektif kriter getirilmemesinin
bu denetlemeyi zorlaştıracağı açıktır.
Kamu hizmetinin yerine getirilmesinde en önemli unsur olan
kamu görevlileri, kanunlarda öngörülen sınav gibi belli seçme
usulleriyle kamu hizmetine alınmakta ve bu kişilerin göreve
atanması, görevi sürdürmesi ve görevde yükselmesi gibi her
türlü yönetsel tasarruf da yine kanunlar tarafından
düzenlenmiş bulunmaktadır.
Bir hiyerarşik normlar sistemi olan hukuk düzeninde alt
düzeydeki normların, yürürlüklerini üst düzeydeki normlardan
aldığı kuşkusuzdur. Normlar hiyerarşisinin en üstünde evrensel
hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunmakta ve daha sonra gelen
kanunlar yürürlüğünü Anayasa'dan, tüzükler yürürlüğünü
kanunlardan, yönetmelikler ise yürürlüğünü kanun ve
tüzüklerden almaktadır. Dolayısıyla; bir normun, kendisinden
daha üst konumda bulunan ve ' dayanağını oluşturan bir norma
aykırı veya bunu değiştirici nitelikte bir hüküm getirmesi
mümkün bulunmamaktadır. Belirtilen hiyerarşinin, Yönetmelikler
bakımından bir ifadesi niteliğini taşıyan Anayasa'nın 124.
maddesinde de; Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel
kişilerinin, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve
tüzüklerin uygulanmasını sağlamak ve bunlara aykırı olmamak
şartıyla yönetmelik çıkarabilecekleri kuralına yer
verilmiştir.
Bu anlatım ışığında söylenebilecek en önemli tespit; bir
yönetsel işlem durumunda *^ olan yönetmeliğin sebep unsurunu
bir kanun veya tüzük teşkil eder. Dolayısıyla, kanunun veya
tüzüğün daha önce hiçbir şekilde düzenlemediği bir alanda
yönetmelik çıkarılması mümkün değildir. Yönetmelikler, bu
anlamda kanuna veya tüzüğe dayanmak zorundadır. Türk pozitif
hukukunda, idarenin bir alanı asli olarak yönetmelik ile
düzenlemesi mümkün değildir. Bu * nedenle, bağımsız bir
yönetmelik çıkarma yetkisi bulunmamaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı örgün ve yaygın eğitim okul ve
kurum yöneticiliklerine atanacaklara ilişkin usul ve esasları
düzenlemek amacıyla hazırlanıp, 657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu ve 3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun'un 56. maddesine dayanılarak
çıkarılan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği, 13.4.2007 günlü, 26492
sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve
11.1.2004 günlü, 25343 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli
Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer
Değiştirme Yönetmeliği'ni yürürlükten kaldırmıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin hukuki değerlendirmesine geçilmeden önce
yürürlükten kaldırdığı Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği'ne göre
farklılık taşıyan bazı yönlerinin ortaya konulması, uyuşmazlık
konumuza özgü açıklayıcı sonuçlar doğuracaktır. Şöyle ki;
11.1.2004 günlü, 25343 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli
Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer
Değiştirme Yönetmeliği'nin "Amaç" başlıklı 1. maddesinde;
yöneticiliklere, görevin gerektirdiği niteliklere sahip eğitim
personelinin atanması temel amaçlardan biri olarak
gösterilirken, 13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin "Amaç" başlıklı 1.
maddesinde; yöneticiliklere atanacaklar açısından böyle bir
belirleme yapılmamıştır. Bu nedenle, yürürlükten kaldırdığı
yönetmelikten farklı olarak; "duyuru", "seçme sınavı", "ölçme,
değerlendirme ve yerleştirme merkezi", "sınav ve değerlendirme
komisyonu", "değerlendirme komisyonu", "sınav komisyonu",
"hizmet içi eğitim" ve "düzey belirleme sınavı" gibi
kavramlara ver vermemiş ve Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim
Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme
Yönetmeliği'nin "Yönetici Olarak Atanacaklarda Aranacak Genel
Şartlar" başlıklı 7. maddesinde yer alan "Atanacağı
yöneticilik kademesi için bu Yönetmelikte belirlenen sınavlar
için öngörülen düzeyde puan almış olmak." koşulu gibi bir
koşulu da taşımamıştır.
Davalı idare, 13.4.2007 günlü, 26492 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği ile ilgili olarak, savunma
dilekçesinde; "Bakanlığın etkin ve verimli hizmet üretmede
tercih edeceği yöntemlerde hiç şüphesiz ki tasarruf hakkına
sahip olduğunu, aynı amaca ulaşan çeşitli yol ve yöntemlerin
hipotetik (varsayımsal) olarak herzaman mümkün bulunduğunu,
hedeflere ulaşmak bakımından hangi yöntemin seçileceğinin,
kurumun bilgi, birikim, deneyim ve uzman görüşlerinin
oluşturduğu bir kararla belirlendiğini, dava konusu
düzenlemelerin bu anlayışın uygulamaya yansıması ile
oluştuğunu, bunun yanında, her kademedeki yöneticinin
kendisine hiyerarşik olarak en yakın yöneticiyi atanmak üzere
teklif etmesinin, o yöneticinin kendi başarısını da belirleme
iradesini ortaya koyma gereğinden kaynaklandığını, bunun doğal
ve mantıki bir durum olduğunu, bu tercihin etkili yönetime
katkı sağlayacağının inkar edilemez bir gerçek olduğunu, bu
yaklaşımın üst yöneticilerin yönetici adayları konusunda
doğrudan sorumluluk alma durumlarını ortaya koyduğunu, idari
iş ve işlemlerdeki süreçlerin kısaltılarak kararların
zamanında ve etkin bir şekilde alınmasına, esnek ve ortaya
çıkabilecek problemlere çözüm üretebilecek mahiyette olduğunu
ve uygulamadan alınan geri bildirimlerin değerlendirilerek
yapıldığım" belirtmiş ise de, bu nedenler; yönetsel işlemin
sebep unsurunu oluşturabilecek bir dayanak ve gerekçe
niteliğinde görülmemiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin dava konusu edilen ilgili kısımlarının hukuka
uygunluk denetimi, anılan Yönetmeliğin sistematiği içindeki
sıralamaya uygun olarak yapılacaktır. Buna göre, söz konusu
Yönetmeliğin dava konusu;
1) 5. maddesinin 1. bendinin (ç) alt bendi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Temel ilkeler" başlıklı 5. maddesinde; "(1)
Eğitim kurumu yöneticiliklerine atamada esas alınacak temel
ilkeler şunlardır.
Atamalarda, kariyer ve liyakat ilkeleri esas alınır.
Atamalarda norm kadro imkanları gözönünde bulundurulur.
c) Yöneticilik görevlerine Bakanlık merkez ve taşra
teşkilatında görev yapanlar
arasından atama yapılır.
ç) Atamalarda, kamu yararı ve hizmet gerekleri birlikte
değerlendirilir." hükmüne yer verilmiştir.
Bu düzenlemenin değerlendirilmesine geçilmeden önce,
yürürlükten kaldırılan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği'nin konuyu
düzenleyen "Temel İlkeler" başlıklı 5. maddesinin (c)
bendinden bahsedilmesi faydalı olacaktır. Anılan bent
hükmünde; "Atama ve yer değiştirmelerde hizmet gerekleri esas
olmakla birlikte puan üstünlüğü de dikkate alınır." kuralına
yer verilmiştir. Söz konusu düzenlemeye karşı açılan davada;
Danıştay ikinci Dairesi'nin 7.11.2006 günlü, E:2006/878 sayılı
kararıyla yürütmenin durdurulması istemi reddedilmiş ve bu
karara karşı yapılan itiraz da; Danıştay İdari Dava Daireleri
Kurulu'nun 5.7.2007 günlü, YD. itiraz No: 2007/182 sayılı
kararıyla reddedilmiştir.
Yukarıda belirtilen yönetmelik hükümlerinin birlikte
değerlendirilmesi durumunda; mülga Yönetmelik hükmünde, "puan
üstünlüğü" ilkesine ver verilmek suretiyle somut ve objektif
bir değerlendirme kriteri getirilmişken, dava konusu
düzenlemede böyle bir kritere ver verilmemiştir.
Bu durumda, dava konusu düzenleme; her atama tasarrufunun
özünde bulunması gerekli olan temel amaçları yineleyen bir
düzenleme niteliğindedir. Bu yineleme olmasa da. söz konusu
amaçlar; her atama tasarrufunda bulunmak zorundadır.
Buna karşın, somut ve objektif kriterlerle desteklenmeyen bu
yinelemenin en önemli hukuki sonucu; atama tasarrufundaki
takdir yetkisine soyut sınırlar kazandırmak olacaktır.
Bu sonuç ise, hukuka uygunluk denetiminin etkinliğinin
azalmasına yol açacaktır.
Bununla birlikte, 5. maddenin 1. bendinin (ç) alt bendinde
öngörülen düzenlemenin getiriliş amacını haklı gösterecek bir
sebep de davalı idare tarafından ileri sürülmemiştir.
Diğer taraftan, bu hükümle ilgili olarak yapılan ve
"personelin istek, ihtiyaç ve beklentileri ile kamu yararının
birlikte karşılanarak ilgililerin eğitim yönetimi alanında
ilerlemeleri sağlanırken, asli görevi öğretmen olan eğitim
kurumu yöneticilerinin asli görevlerinin yanı sıra ikinci
görev kapsamında yöneticilik görevlerini yürüterek hizmet
gereklerini yerine getirmelerinin amaçlandığı" biçiminde
ifadelendirilen davalı idare açıklamasının, genel bir
değerlendirme niteliğini taşıdığı, dava konusu düzenlemeye
dayanak teşkil edebilecek bir hukuki etkiye sahip olmadığı
görülmektedir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 5. maddesinin 1.
bendinin (ç) alt bendinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
2) 8. maddesinin 1/a bendinin 1, 2 ve 3. alt bentleri
yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Yönetici olarak atanacaklarda aranacak özel
şartlar" başlıklı 8. maddesinde; "(1) Eğitim kurumu
yöneticiliklerine atanacaklarda aşağıdaki özel şartlar aranır.
a) Müdürlüğe atanacaklarda;
(C) tipi eğitim kurumu müdürlüğüne atanacaklarda; eğitim
kurumu yöneticiliklerinde en az bir yıl görev yapmış olmak,
(B) tipi eğitim kurumu müdürlüğüne atanacaklarda; eğitim
kurumu yöneticiliklerinde en az iki yıl görev yapmış olmak,
(A) tipi eğitim kurumu müdürlüğüne atanacaklarda; eğitim
kurumu yöneticiliklerinde en az üç yıl görev yapmış olmak,
Müdür başyardımcılığına atanacaklarda; 1) En az bir yıl
yöneticilik yapmış olmak,
Müdür yardımcılığına atanacaklarda;
1) (C) tipi eğitim kurumu müdür yardımcılığına atanacaklarda;
öğretmenlikte adaylığı
kaldırılmış olmak,
(B) tipi eğitim kurumu müdür yardımcılığına atanacaklarda;
adaylık dahil öğretmenlikte en az üç yıl görev yapmış olmak,
(A) tipi eğitim kurumu müdür yardımcılığına atanacaklarda;
adaylık dahil öğretmenlikte en az beş yıl görev yapmış olmak,
ç) Eğitim kampusu müdürlüğüne atanacaklarda (A) tipi eğitim
kurumu müdürlüğünde en az iki yıl veya toplam beş yıl
yöneticilik görevi yapmış olmak şartları aranır." hükmüne yer
verilmiştir.
Bu düzenlemenin değerlendirilmesine geçilmeden önce,
yürürlükten kaldırılan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği'nin konuyu
düzenleyen "Müdür Olarak Atanacaklarda Aranılan özel Şartlar"
başlıklı 8. maddesinden bahsedilmesi faydalı olacaktır. Anılan
madde hükmünde; "Eğitim kurumlarına müdür olarak atanacaklarda
aranılacak özel şartlar şunlardır:
a) (C) tipi eğitim kurumu müdürü olarak atanacaklarda; eğitim
kurumu yöneticiliğinde en az iki yıl görev yapmış olmak,
b) (B) tipi eğitim kurumu müdürü olarak atanacaklarda; eğitim
kurumu yöneticiliklerinde en az üç yıl görev yapmış olmak,
c) (A) tipi eğitim kurumu müdürü olarak atanacaklarda; en az
bir yılı (B) tipi eğitim kurumunda olmak üzere eğitim kurumu
yöneticiliklerinde en az dört yıl ya da eğitim kurumu
yöneticiliğinde toplam beş yıl görev yapmış olmak." kuralı yer
almıştır.
Hizmet süresi; kariyer ve liyakat ilkeleri acısından temel
nitelikte bir unsurdur. Nitekim, Danıştay Beşinci Dairesi'nin
27.6.2001 günlü, E:2000/384, K:2001/2833 sayılı kararında;
"yönetici olarak atanacak ya da üst göreve getirilecek
kişilerde diğer koşulların yanı sıra işlem tarihi itibariyle
hizmet süresinin ön planda tutulmasının personel rejimimizin
esasları arasında ver aldığı, başka bir anlatımla hizmet
süresinin kıdem ve liyakatin ana unsurları arasında bulunduğu
ve kişilerin somut olarak değerlendirilmesinin de önemli bir
ölçütü olduğu" belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen yönetmelik hükümleri gözetildiğinde, mülga
Yönetmelikte öngörülen hizmet sürelerinin dava konusu
düzenleme ile kısaltıldığı görülmektedir.
Bununla birlikte; dava konusu hükümdeki sürelerin, mülga
Yönetmelikteki sürelere göre kısa tutulmuş olmasını haklı
gösterecek, bir başka ifadeyle, daha az kıdemi esas almanın
kamu varan ve hizmet gereklerine nasıl bir olumlu katkı
sağladığını somut biçimde ortaya kovacak bir sebep de davalı
idare tarafından ileri sürülmemiştir.
Diğer taraftan, bu hükümle ilgili olarak ileri sürülen;
"süreler kısaltılmış gibi görünse de ayrıntılı incelendiğinde
müdür yardımcılığı ve müdür başyardımcılığınm da dikkate
alınmasıyla madde içeriğinin tutarlılığa sahip olduğu"
yolundaki iddiaya da, aşağıda belirtilecek örnekleme
karşısında itibar edilmesi olanaklı değildir.
Örnekleme; (B) tipi eğitim kurumu müdürlüğüne atanmak isteyen
(C) tipi eğitim kurumu müdür yardımcısı, (A) tipi eğitim
kurumu müdür yardımcısına göre daha avantajlıdır.
13.4.2006 tarihinde aday öğretmen olarak göreve başlayan iki
kişinin adaylığının 13.4.2007 tarihinde kaldırıldığı
düşünülecek olursa; bu kişilerden birinin aynı gün (C) tipi
eğitim kurumu müdür yardımcılığına atanabileceği, bu görevde
13.4.2009 tarihine kadar çalışması durumunda da (B) tipi
eğitim kurumu müdürlüğüne getirilebileceği, dolayısıyla, bu
kişi için en az 3 yıllık bir sürenin anılan görev için yeterli
olacağı, buna karşın, diğer kişinin (A) tipi eğitim kurumu
müdür yardımcılığına 13.4.2011 tarihinde atanabileceği, bu
görevde 13.4.2013 tarihine kadar çalışması durumunda da (B)
tipi eğitim kurumu müdürlüğüne getirilebileceği, dolayısıyla,
bu kişi için en az 7 yıllık bir sürenin anılan görev için
yeterli olacağı sonucuna ulaşılmaktadır.
Bu durumda, sonuç olarak; aynı göreve atanan iki kişi arasında
hizmet süresi açısından 4 yıllık bir süre farklılığı
oluşmuştur.
Oluşan bu süre farklılığının; farklı tipteki eğitim kurumu
müdür yardımcılıklarına atanabilmek için geçirilmesi gereken
sürelerden kaynaklandığı, dolayısıyla, bu durumun haklı bir
nedeninin bulunduğu ilk bakışta söylenebilir. Bu tespit, bu
aşamada doğrudur.
Ancak, aynı göreve atanmak isteyen ve farklı tipteki eğitim
kurumlarının müdür yardımcısı olan kişilerin; aynı hizmet
süresine tabi tutulması, eşit durumda olmayanlar arasında
eşitlik gözetilmesi anlamına gelir ve bu durum, hukuken
yanlıştır.
Dolayısıyla, örneklemede belirtilen kişilerden; (C) tipi
eğitim kurumu müdür yardımcısı olan kişiyi, (A) tipi eğitim
kurumu müdür yardımcısı olan kişi ile aynı statüde görmek
hatalıdır. Çünkü, (C) tipi eğitim kurumu müdür yardımcısı bu
göreve 1 yıllık süre sonunda, (A) tipi eğitim kurumu müdür
yardımcısı ise bu göreve 5 yıllık süre sonunda gelebilmiştir.
Memurlar. net Bu hizmet süresi farklılığı; anılan görevlerin
zorluk derecesinin eşit olmamasından kaynaklanmıştır.
Buna göre, dava konusu düzenlemelerin; bu eşitsizliği ortadan
kaldıracak şekilde (farklı tipteki eğitim kurumu yöneticileri
için kademeli hizmet süresi öngörerek) oluşturulması
gerekirken, farklı tipteki eğitim kurumu yöneticiliklerini
eşit statüde değerlendirmek suretiyle tümü için aynı hizmet
süresinin öngörülmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır.
Belirtilen örnekleme, (A) ve (C) tipi eğitim kurumu
müdürlükleri yönünden de geçerlidir.
Dolayısıyla, dava konusu düzenlemenin hukuken kabul edilebilir
bir gerekçeye dayanmadığı ve eşitsizlik yaratacak nitelikte
bir içeriğe sahip olduğu açıktır.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 8. maddesinin 1/a
bendinin 1, 2 ve 3. alt bentlerinde hukuka uyarlık
görülmemiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin dava konusu diğer düzenlemelerinde de aynı
sistematik inceleme yapılacak olmakla birlikte, bu
düzenlemeler için söylenebilecek ilk husus; yazım tekniği
acısından farklılıklar bulunmasına karşın, atama usulündeki
temel yaklaşımın aynılık taşımasıdır.
3) 10. maddesi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Müdür yardımcılığına atama" başlıklı 10.
maddesinde; "(1) Eğitim kurumu müdür yardımcılıklarına, bu
Yönetmeliğin 5 inci maddesinde yer alan temel ilkeler esas
alınarak bu Yönetmeliğin 7 nci ve 8 inci maddelerinde
belirtilen şartları taşımaları kaydıyla; öncelikle o eğitim
kurumunda görev yapan öğretmenler arasından eğitim kurumu
müdürünün görüşlerini de belirterek önereceği bir aday ilçe
milli eğitim müdürünün teklifi ve il milli eğitim müdürünün
uygun görüşü üzerine vali tarafından atanır. Eğitim kurumunun
doğrudan il milli eğitim müdürlüğüne bağlı olması halinde
eğitim kurumu müdürünün görüşlerini de belirterek önereceği
aday il milli eğitim müdürünün teklifi üzerine vali tarafından
atanır." hükmüne yer verilmiştir.
Madde içeriğinin, yukarıda belirtilen normatif düzenlemelerle
çerçevesi çizilen anlayışa ve Danıştay ikinci Dairesi'nin söz
konusu kararları ile ortaya koyduğu içtihadi yaklaşıma
aykırılık taşıdığı tartışmasızdır. Şöyle ki, dava konusu
düzenleme;
-Sübjektif değerlendirmelere açık bir sistemi öngördüğü için
objektiflik ilkesinden uzaklaşmayı ifade etmektedir.
-Takdir yetkisine mutlaklık ölçüsünde bir etki kazandırmıştır.
-Yöneticilik görevine aday olmak isteyecekleri haberdar edecek
bir içeriğe sahip olmadığı için fırsat eşitliğini ortadan
kaldırmakta ve geniş katılımı engellemektedir.
-Takdir yetkisinin sınırlarını hiçbir kıstasla bağlı
tutmayacak ölçüde genişlettiği için kamu personelinin mesleki
anlamda kendini geliştirme isteğini sınırlayıcı bir sonuç
doğurmaktadır.
-Hiçbir değerlendirme kriterine yer vermeyerek hukuka uygunluk
denetiminin etkinliğini daraltmaktadır.
-Kariyer ve liyakat ilkelerini gözetmeyen yapısıyla kamu
personeli açısından güvencesiz bir ortam yaratmaktadır.
-Görevin gerektirdiği niteliklere ilişkin bir vurguyu
içermemesi nedeniyle en uygun personelin seçimini ve
dolayısıyla kamu hizmetinin iyi işlemesini zorlaştırıcı bir
etkiye sahiptir.
Diğer taraftan, dava konusu düzenlemede; yetkinin bu derecede
kişisel değerlendirmeye açık olması, iyi niyetle kullanım
halinde dahi, uygulanan işlemlerde büyük yanılgılara neden
olabilecektir. Yapılacak değerlendirme hatalarının sonradan
düzeltilmesi de oldukça güç bir uğraşı gerektirecektir.
Sonuç olarak, takdir yetkisindeki mutlaklık; keyfi ve kamu
yararı amacı dışında uygulamalara neden olabilecektir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 10. maddesinde
hukuka uyarlık görülmemiştir.
4) 11. maddesi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Müdür başyardımcılığına atama" başlıklı 11.
maddesinde; "(1) Müdür başyardımcılığına; en az bir yıl
süreyle yöneticilik yapmış ve bu Yönetmeliğin 5 inci
maddesinde yer alan temel ilkeler esas alınarak, o ilde fiilen
görev yapan yöneticiler arasından eğitim kurumu müdürünün
görüşlerini de belirterek önereceği bir aday ilçe milli eğitim
müdürünün teklifi ve il milli eğitim müdürünün uygun görüşü
üzerine vali tarafından atanır. Eğitim kurumunun doğrudan il
milli eğitim müdürlüğüne bağlı olması halinde eğitim kurumu
müdürünün görüşlerini de belirterek önereceği aday il milli
eğitim müdürünün teklifi üzerine vali tarafından atanır."
hükmüne yer verilmiştir.
Madde içeriğinin, yukarıda belirtilen normatif düzenlemelerle
çerçevesi çizilen anlayışa ve Danıştay ikinci Dairesi'nin söz
konusu kararları ile ortaya koyduğu içtihadi yaklaşıma
aykırılık taşıdığı tartışmasızdır. Şöyle ki, dava konusu
düzenleme;
-Sübjektif değerlendirmelere açık bir sistemi öngördüğü için
objektiflik ilkesinden uzaklaşmayı ifade etmektedir.
-Takdir yetkisine mutlaklık ölçüsünde bir etki kazandırmıştır.
-Yöneticilik görevine aday olmak isteyecekleri haberdar edecek
bir içeriğe sahip olmadığı için fırsat eşitliğini ortadan
kaldırmakta ve geniş katılımı engellemektedir.
-Takdir yetkisinin sınırlarını hiçbir kıstasla bağlı
tutmayacak ölçüde genişlettiği için kamu personelinin mesleki
anlamda kendini geliştirme isteğini sınırlayıcı bir sonuç
doğurmaktadır.
-Hiçbir değerlendirme kriterine yer vermeyerek hukuka uygunluk
denetiminin etkinliğini daraltmaktadır.
-Kariyer ve liyakat ilkelerini gözetmeyen yapısıyla kamu
personeli açısından güvencesiz bir ortam yaratmaktadır.
-Görevin gerektirdiği niteliklere ilişkin bir vurguyu
içermemesi nedeniyle en uygun personelin seçimini ve
dolayısıyla kamu hizmetinin iyi işlemesini zorlaştırıcı bir
etkiye sahiptir.
Diğer taraftan, dava konusu düzenlemede; yetkinin bu derecede
kişisel değerlendirmeye açık olması, iyi niyetle kullanım
halinde dahi, uygulanan işlemlerde büyük yanılgılara neden
olabilecektir. Yapılacak değerlendirme hatalarının sonradan
düzeltilmesi de oldukça güç bir uğraşı gerektirecektir.
Sonuç olarak, takdir yetkisindeki mutlaklık; keyfi ve kamu
yararı amacı dışında uygulamalara neden olabilecektir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 11. maddesinde
hukuka uyarlık görülmemiştir.
5) 12. maddesi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Eğitim kurumu müdürlüğüne atama" başlıklı 12.
maddesinde; "(1) Eğitim kurumu müdürlüklerine, bu Yönetmeliğin
5 inci maddesinde yer alan temel ilkeler esas alınarak bu
Yönetmeliğin 7 nci ve 8 inci maddelerinde belirtilen şartları
taşımaları kaydıyla, yöneticiler arasından; atama yetkisi
valiliklerde bulunanlar için ilçe milli eğitim müdürünün
teklifi ve il milli eğitim müdürünün uygun görmesi üzerine
vali tarafından atama yapılır. Eğitim kurumunun doğrudan il
milli eğitim müdürlüğüne bağlı olması halinde il milli eğitim
müdürünün teklifi üzerine vali tarafından atanır. Atama
yetkisi Bakanlığa ait olanlar bakımından ise ilgili valiliğin
teklifi üzerine Bakanlıkça atama yapılır." hükmüne yer
verilmiştir.
Madde içeriğinin, yukarıda belirtilen normatif düzenlemelerle
çerçevesi çizilen anlayışa ve Danıştay İkinci Dairesi'nin söz
konusu kararları ile ortaya koyduğu içtihadi yaklaşıma
aykırılık taşıdığı tartışmasızdır. Şöyle ki, dava konusu
düzenleme;
-Sübjektif değerlendirmelere açık bir sistemi öngördüğü için
objektiflik ilkesinden uzaklaşmayı ifade etmektedir.
-Takdir yetkisine mutlaklık ölçüsünde bir etki kazandırmıştır.
-Yöneticilik görevine aday olmak isteyecekleri haberdar edecek
bir içeriğe sahip olmadığı için fırsat eşitliğini ortadan
kaldırmakta ve geniş katılımı engellemektedir.
-Takdir yetkisinin sınırlarını hiçbir kıstasla bağlı
tutmayacak ölçüde genişlettiği için kamu personelinin mesleki
anlamda kendini geliştirme isteğini sınırlayıcı bir sonuç
doğurmaktadır.
-Hiçbir değerlendirme kriterine yer vermeyerek hukuka uygunluk
denetiminin etkinliğini daraltmaktadır.
-Kariyer ve liyakat ilkelerini gözetmeyen yapısıyla kamu
personeli açısından güvencesiz bir ortam yaratmaktadır.
-Görevin gerektirdiği niteliklere ilişkin bir vurguyu
içermemesi nedeniyle en uygun personelin seçimini ve
dolayısıyla kamu hizmetinin iyi işlemesini zorlaştırıcı bir
etkiye sahiptir.
Diğer taraftan, dava konusu düzenlemede; yetkinin bu derecede
kişisel değerlendirmeye açık olması, iyi niyetle kullanım
halinde dahi, uygulanan işlemlerde büyük yanılgılara neden
olabilecektir. Yapılacak değerlendirme hatalarının sonradan
düzeltilmesi de oldukça güç bir uğraşı gerektirecektir.
Sonuç olarak, takdir yetkisindeki mutlaklık; keyfi ve kamu
yararı amacı dışında uygulamalara neden olabilecektir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 12. maddesinde
hukuka uyarlık görülmemiştir.
6) 13. maddesi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Eğitim kampusu müdürlüğüne atama" başlıklı
13. maddesinde; "(1) Eğitim kampusu müdürlüklerine, bu
Yönetmeliğin 5 inci maddesinde yer alan temel ilkeler esas
alınarak bu Yönetmeliğin 7 nci ve 8 inci maddelerinde
belirtilen şartları taşıyan yöneticiler arasından ilgili
valiliğin teklifi üzerine Bakanlıkça atama yapılır." hükmüne
yer verilmiştir.
Madde içeriğinin, yukarıda belirtilen normatif düzenlemelerle
çerçevesi çizilen anlayışa ve Danıştay İkinci Dairesi'nin söz
konusu kararları ile ortaya koyduğu içtihadi yaklaşıma
aykırılık taşıdığı tartışmasızdır. Şöyle ki, dava konusu
düzenleme;
-Sübjektif değerlendirmelere açık bir sistemi öngördüğü için
objektiflik ilkesinden uzaklaşmayı ifade etmektedir.
-Takdir yetkisine mutlaklık ölçüsünde bir etki kazandırmıştır.
-Yöneticilik görevine aday olmak isteyecekleri haberdar edecek
bir içeriğe sahip olmadığı için fırsat eşitliğini ortadan
kaldırmakta ve geniş katılımı engellemektedir.
-Takdir yetkisinin sınırlarını hiçbir kıstasla bağlı
tutmayacak ölçüde genişlettiği için kamu personelinin mesleki
anlamda kendini geliştirme isteğini sınırlayıcı bir sonuç
doğurmaktadır.
-Hiçbir değerlendirme kriterine yer vermeyerek hukuka uygunluk
denetiminin etkinliğini daraltmaktadır.
-Kariyer ve liyakat ilkelerini gözetmeyen yapısıyla kamu
personeli açısından güvencesiz bir ortam yaratmaktadır.
-Görevin gerektirdiği niteliklere ilişkin bir vurguyu
içermemesi nedeniyle en uygun personelin seçimini ve
dolayısıyla kamu hizmetinin iyi işlemesini zorlaştırıcı bir
etkiye sahiptir.
Diğer taraftan, dava konusu düzenlemede; yetkinin bu derecede
kişisel değerlendirmeye açık olması, iyi niyetle kullanım
halinde dahi, uygulanan işlemlerde büyük yanılgılara neden
olabilecektir. Yapılacak değerlendirme hatalarının sonradan
düzeltilmesi de oldukça güç bir uğraşı gerektirecektir.
Sonuç olarak, takdir yetkisindeki mutlaklık; keyfi ve kamu
yararı amacı dışında uygulamalara neden olabilecektir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 13. maddesinde
hukuka uyarlık görülmemiştir.
7) 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt bendi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Statü değişikliği olan eğitim kurumu
yöneticiliklerine atama" başlıklı 14. maddesinde; "(1) Statü
değişikliği olan eğitim kurumu yöneticiliklerine;
Birleştirme yoluyla oluşan eğitim kurumu yöneticiliklerine,
birleştirilen eğitim kurumu yöneticileri arasından, bu
Yönetmeliğin 10 uncu, 11 inci ve 12 nci maddelerindeki
hükümlere göre atama yapılır.
Dönüştürülme yoluyla oluşan eğitim kurumu yöneticiliklerine,
önceki eğitim kurumu yöneticilerinin norm kadro imkanları
ölçüsünde başkaca herhangi bir işleme gerek kalmaksızın
atamaları yapılır." hükmüne yer verilmiştir.
Madde içeriğinin, yukarıda belirtilen normatif düzenlemelerle
çerçevesi çizilen anlayışa ve Danıştay ikinci Dairesi'nin söz
konusu kararları ile ortaya koyduğu içtihadi yaklaşıma
aykırılık taşıdığı tartışmasızdır. Şöyle ki, dava konusu
düzenleme;
-Sübjektif değerlendirmelere açık bir sistemi öngördüğü için
objektiflik ilkesinden uzaklaşmayı ifade etmektedir.
-Takdir yetkisine mutlaklık ölçüsünde bir etki
JozarridVrmıştrr
-Takdir yetkisinin sınırlarını hiçbir kıstasla bağlı
tutmayacak ölçüde genişlettiği için kamu personelinin mesleki
anlamda kendini geliştirme isteğini sınırlayıcı bir sonuç
doğurmaktadır.
-Hiçbir değerlendirme kriterine yer vermeyerek hukuka uygunluk
denetiminin etkinliğini daraltmaktadır.
-Kariyer ve liyakat ilkelerini gözetmeyen yapısıyla kamu
personeli açısından güvencesiz bir ortam yaratmaktadır.
-Görevin gerektirdiği niteliklere ilişkin bir vurguyu
içermemesi nedeniyle en uygun personelin seçimini ve
dolayısıyla kamu hizmetinin iyi işlemesini zorlaştırıcı bir
etkiye sahiptir.
Diğer taraftan, dava konusu düzenlemede; yetkinin bu derecede
kişisel değerlendirmeye açık olması, iyi niyetle kullanım
halinde dahi, uygulanan işlemlerde büyük yanılgılara neden
olabilecektir. Yapılacak değerlendirme hatalarının sonradan
düzeltilmesi de oldukça güç bir uğraşı gerektirecektir.
Sonuç olarak, takdir yetkisindeki mutlaklık; keyfi ve kamu
yararı amacı dışında uygulamalara neden olabilecektir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 14. maddesinin 1.
bendinin (a) alt bendinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
8) 15. maddesi yönünden,
Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama
Yönetmeliği'nin "Bakanlığa doğrudan bağlı eğitim kurumları ile
öğretmen evi ve aksam sanat okulu (ASO) yöneticiliklerine
atama" başlıklı 15. maddesinde; "(1) Bakanlığa doğrudan bağlı
eğitim kurumlarının yöneticilikleri ile öğretmen evi ve akşam
sanat okulu (ASO) müdürlüklerine, bu Yönetmeliğin 5 inci
maddesinde yer alan temel ilkeler esas alınarak bu
Yönetmeliğin 7 nci ve 8 inci maddelerinde belirtilen şartları
taşıyan yöneticiler arasından Bakanlıkça atama yapılır."
hükmüne yer verilmiştir.
Madde içeriğinin, yukarıda belirtilen normatif düzenlemelerle
çerçevesi çizilen anlayışa ve Danıştay İkinci Dairesi'nin söz
konusu kararları ile ortaya koyduğu içtihadi yaklaşıma
aykırılık taşıdığı tartışmasızdır. Şöyle ki, dava konusu
düzenleme;
-Sübjektif değerlendirmelere açık bir sistemi öngördüğü için
objektiflik ilkesinden uzaklaşmayı ifade etmektedir.
-Takdir yetkisine mutlaklık ölçüsünde bir etki kazandırmıştır.
-Yöneticilik görevine aday olmak isteyecekleri haberdar edecek
bir içeriğe sahip olmadığı için fırsat eşitliğini ortadan
kaldırmakta ve geniş katılımı engellemektedir.
-Takdir yetkisinin sınırlarını hiçbir kıstasla bağlı
tutmayacak ölçüde genişlettiği için
kamu personelinin mesleki anlamda kendini geliştirme isteğini
sınırlayıcı bir sonuç
doğurmaktadır.
-Hiçbir değerlendirme kriterine yer vermeyerek hukuka uygunluk
denetiminin etkinliğini daraltmaktadır.
-Kariyer ve liyakat ilkelerini gözetmeyen yapısıyla kamu
personeli açısından güvencesiz bir ortam yaratmaktadır.
-Görevin gerektirdiği niteliklere ilişkin bir vurguyu
içermemesi nedeniyle en uygun personelin seçimini ve
dolayısıyla kamu hizmetinin iyi işlemesini zorlaştırıcı bir
etkiye sahiptir.
Diğer taraftan, dava konusu düzenlemede; yetkinin bu derecede
kişisel değerlendirmeye açık olması, iyi niyetle kullanım
halinde dahi, uygulanan işlemlerde büyük yanılgılara neden
olabilecektir. Yapılacak değerlendirme hatalarının sonradan
düzeltilmesi de oldukça güç bir uğraşı gerektirecektir.
Sonuç olarak, takdir yetkisindeki mutlaklık; keyfi ve kamu
yararı amacı dışında uygulamalara neden olabilecektir.
Belirtilen nedenlerle, anılan Yönetmeliğin 15. maddesinde
hukuka uyarlık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları
Yöneticilerinin Atama Yönetmeliği'nin dava konusu 5.
maddesinin 1. bendinin (ç) alt bendi, 8. maddesinin 1/a
bendinin 1, 2 ve 3. alt bentleri, 10. maddesi, 11. maddesi,
12. maddesi, 13. maddesi, 14. maddesinin 1. bendinin (a) alt
bendi ve 15. maddesinin yürütülmesinin durdurulmasına,
22.1.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Başkan Üye Üye Üye Üye
Mustafa Kamuran Murat Kırdar Nurben
BİRDEN ERBUĞA CEBECİ ÖZSOYLU ÖMERBAŞ
|